"Anarşist Ahlak" ve Örneği


 Henüz bitirdiğim Pyotr Kropotkin’in “Anarşi:Felsefesi-ideali” kitabını öncelikle herkese tavsiye ediyorum. Anarşizmin ne demek olduğunu anlamak isteyenler bu kitabı okumalı. Kitapta Kropotkin’in Paris’teki bir konferanstaki konuşmaları ve 2 adette Anarşizm hakkında açıklamalarda bulunduğu makalesi var. Burada anarşizmin, komünizmle ilgisi ve nasıl bir düzen öngördüğü açıkça belirtilmiş.

Asıl meselemize gelince kitabın son kısımlarında anarşistlere getirilen eleştirilere yanıtlar yer almakta ve bu kısımda Kropotkin, anarşizmin ahlak anlayışına da değiniyor. Birçok ahlak teorisinin varlığından bahsederken, temelde 3 teoriden ibaret olduğunu söylüyor. Bu üç teoriyi de, din ahlakı, yararcı ahlak ve toplum için yaşamanın gereklerinden kaynaklanan ahlak alışkanlıkları teorisi olarak tanımlıyor. Bunlar arasındaki farkı da güzel bir örnekle açıklıyor. Örneği kitaptan aynen alıntılıyorum…

          Üç ahlak sistemi arasındaki farkı en iyi açıklayabilecek şu örneği tekrarlıyorum. Bir çocuğun nehirde boğulmakta olduğunu varsayalım. Nehir kıyısında da üç adam oturmaktadır: Dini ahlakçı, yararcı ahlakçı ve halktan biri. İlk olarak, din adamı muhtemelen kendi kendine çocuğu kurtarmanın ona bu dünyada ya da öteki yaşamda mutluluk getireceğini söyler; fakat eğer çocuğu kurtarırsa bu yalnızca iyi bir hesapçı olduğu içindir, başka bir şey değil. Sonra yararcı gelir, onun da şöyle düşündüğünü varsayabiliriz: “Yaşamdan zevk almanın yüksek ve sıradan yanları olabilir. Çocuğu kurtarmak bana yüksek zevk sağlar. O halde suya atlamalıyım.” Fakat, onun böyle düşündüğünü kabul edersek o da bir hesapçı olur ve toplum ona pek güvenmemekle iyi eder. Günün birinde kafasından herhangi bir aldatmacanın geçmeyeceğini kim bilebilir! Bir de üçüncü adam vardır. O hesap yapmaz. Fakat o her zaman etrafındakilerin sevincini hissetme alışkanlığıyla büyümüştür, başkaları sevinçliyse o da sevinçlidir; başkaları acı çekiyorsa o da çeker, derinden acı çeker. İkinci doğasına uygun davranır. Annenin ağlamasını duyar, yaşamak için mücadele eden çocuğu görür, iyi bir köpek gibi suya atlar ve duygularının verdiği enerji sayesinde çocuğu kurtarır. Anne ona teşekkür ettiğinde şu cevabı verir:”Niçin teşekkür ediyorsunuz? Başka türlü davranamazdım.” Gerçek ahlak budur.

            Bugün devlette, sokakta, hayatın her alanında ahlak bekçiliği yapanlara, ahlakın kendi tekelinde olduğunu sananlara ve ahlakı iki bacak arasında görenlere ithaf olunur!  
       

Yağma Sofrası ve Koltuk Sevdalıları

   CHP kurultayından sonra aklıma geldi de pek koltuk sevdalısı bir milletiz biz. Sadece siyasette değil toplumsal yaşamın her alanında bu böyle. Sporda, STK'larda, siyasette, devlet kurumlarında kısacası yönetici koltuğunun olduğu her yerde. Öyle ki kurumun, toplumun menfaati falan hiç kimsenin umurunda bile değil. Herkes kendi çıkarının derdine düşmüş. Bu duruma teşhisi herkes koymuş ama tedaviyi düşünen veya uygulamak isteyen hiç kimse yok. Ne yazık!

   Koltuk sevdalılarından birkaçını dile getirelim ki olayın üzerindeki tozlar kalksın. Herşey net olarak anlaşılsın. En taze örnek olarak Kemal Kılıçdaroğlu var karşımızda. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden sonra kurultay isteyenlerin isteklerini yerine getirdi. Demokratik bir davranış olarak görülebilir ancak gerek kurultayın yapılacağı tarih gerekse de yapıldığı yere bakılırsa amacın ne olduğu çok rahat bir şekilde anlaşılabilir. Kurultay öncesi doğal olarak hem Muharrem İnce hem de Kılıçdaroğlu açıklamalar yaptı. İnce'nin 2 seçim kazanamayan gider restine "anlamlı bir oy kaybı" olursa giderim diyerek karşılık verdi Kılıçdaroğlu. Nedir bu "anlamlı oy kaybı"? Bilen yok lakin ortadaki hakikat şudur: iktidar adayı olduğunu söyleyen bir partinin genel başkanı "iktidar olamazsam" değil, "anlamlı bir oy kaybım" olursa giderim derse onun iktidar adayı olduğuna kimse inanmaz. Koltuk sevdasına partisini küçük gösterme dışında hiçbir işe yaramaz böyleleri. Ayrıca cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Ekmeleddin İhsanoğlu'nun aldığı oy, kendisine destek veren 14 partinin bir önceki yerel seçimlerde aldığı oydan daha az ise ve anlamlı oy kaybı denilen zırva bu değil ise nedir? diye sormak geliyor insanın içinden.

Siyasetten koltuk sevdalılarına devam edersek sıraya tabi ki Devlet Bahçeli'yi koymalıyız. Hezimete uğranan seçimden sonra bile özeleştiri yapmadan "Zahmet edip oy kullansalardı" diyerek seçmeni suçlayan birisi koltuk sevdalısı değil midir? İnsanın aklına "siz de zahmet edip adayınıza bir miting düzenleseydiniz" ya da "biraz daha düşünseydiniz seçimi nasıl kazanırız diye" demek geliyor. Bahçeli kaç seçim kaybetti ben bilmiyorum açıkçası. Ama bildiğim tek birşey varsa koltuğun tatlı geldiğidir.

   Hayatın diğer alanlarındaki koltuk sevdalılarına da değinelim. Mesela Aziz Yıldırım. Her ne kadar başarılı bir kulüp yöneticisi olarak görsem de şike davası sırasında gördük ki o da koltuk sevdalılarından. Masumum dese de hatta masum bile olsa böyle bir soruşturma başladığında hemen istifa etmeliydi. Sonuçta kulüp Avrupa kupalarından 2 senelik men cezası almış ve tekrar ediyorum masum bile olsa adı şike ile anılmış kulübün. Bence bunlar yeterli sebepler. Ha sadece Fenerbahçe'de yok koltuk sevdalıları, diğer tüm kulüplerde, tüm spor dallarındaki takımlarda bunlardan var. Yıldırım Demirören mesela, İlhan Cavcav mesela...

   Bürokrasinin içinde de, medyada da, özel sektörde de her yerde var bunlardan. Yönetilenler reaya olmayı kabul ettikçe olmaya da devam edecek. Adamlar yapıyorlar işte ne gerek var diyenler oldukça bunlar da olacak, olmalıdır da müstehaktır. Yazıyı Tevfik Fikret'in Han-ı Yağma(Yağma Sofrası) şiirinden birkaç mısra ile sonlandırmak istiyorum. Buyrun efendim bakın ne demiş Tevfik Fikret:

Bu sofracık, efendiler - ki yalayın yutun diyor. 
Huzurunuzda titriyor - bu milletin hayatıdır; 
şu milletin ki acı duyuyor ve can çekişiyor, 
fakat sakın çekinmeyin, yiyin, yutun hapır hapır...
Yiyin efendiler yiyin, bu iştah sofrası sizin;
doyunca, tıksırınca, patlayıncaya kadar yiyin!




Barış Dininin Kaynağı

Kuran getirdiği delillerle Barış(İslam) dininin TEK kaynağının kuran olduğu gerçeğini onaylamamızı istemektedir.Bu gerçeği onaylayanlar nakil islamını(sünnilik-şiilik) ellerinin tersiyle iterek sadece kurana teslim olurlar yani sadece Tanrıya teslim olurlar(müslüman). Böylece nakil dininin kişiliklerine ve onları bugüne taşınayan gelenekçilere kulluktan uzaklaşarak özgürlüğüne kavuşur.Bu durumu Zümer suresi 29.ayet çok güzel örnekler-Allah,çelişen ortaklara sahip bir adam ile tek bir kişiye bağlı olan adamın örneğini verir.Bu ikisinin durumu hiç eşit olur mu?Övgü Allah'adır ancak çokları bilmez.(Zümer 29)
Bu gelenekçi,nakilci kafanın en çok başvurduğu şey kuranın yetersiz,mezheplerdeki cevapları vermeyen,detaysız,eksik bir kitap olduğudur.Peki kuran ne diyor?
-Bakara 99.Sana apaçık ayetler indirdik. Yoldan çıkmış olanlardan başkası onları inkar etmez.
-En'am 38. Kanatlarıyla uçan kuşlar dahil yeryüzündeki tüm yaratıklar sizin gibi birer toplum. Biz kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık. Sonra onlar (tüm yaratıklar) Rab'lerinin huzuruna toplanacak.
-En'am 114 .
Allah'tan başka yasa koyucu mu arayayım? O ki size kitabı detaylı olarak indirmiştir. Kendilerine kitap vermiş olduklarımız onun Rabbin tarafından indirilmiş olduğunu bilirler. O halde kuşkulananlardan olma.
-En'am 126.Bu, Rabbinin dosdoğru yoludur. Öğüt alan bir toplum için ayetleri detayıyla açıklamış bulunuyoruz.
-Araf 52.
Bilgiyle detaylandırdığımızinanan bir toplum için yol gösterici ve rahmet olan bir kitabı onlara getirdik.
-Yunus 15,37.  Hud 1.  Yusuf 1,111.  Rad 2.  Hicir 1.  İsra 12.  Meryem 73,97.  Hac 16.72.  Nur 1,34,46.  Neml 1. Kasas 2.  Ankebut 49. Rum 28.  Yasin 69.  Zuhruf 2. Duhan 2,58. Ahkaf 7.  Kamer 17,22,32,40.  Hadid 9.  Mücadele 5.  Talak 11.
Kuran defalarca kendisinin apaçık,yeterli,detaylı,her türlü örneği içeren,doğru yolu gösteren, olarak tanımlamaktadır ve sormaktadır:Yok mu öğüt alan ?

"Yüce Atatürk" Üzerine




Fenerbahçe- Fethiyespor maçı öncesi Fethiyesporlu futbolcuların sahaya "Yüce Atatürk" yazılı t-shirtler ile çıkması TFF ve başındaki "tüpçü Demirören"e batmış ki Fethiyespor, bu sebepten ötürü PFDK'ya sevk edildi. Ceza ne gelir, tepkileri görünce vazgeçerler mi bilemem ama bu davranış ve sebebi bile dedirtir ki     "YETER YILDIRIM DEMİRÖREN, YETER! "

Bugün Emre Belözoğlu, Rizesporlu Sercan Kaya ve Trabzonsporlu Giray Kaçar'ın yaptıkları "Rabia" işareti siyasi simge sayılmıyor ve ceza verilmiyor iken, Nelson Mandela'nın ölümü üzerine Drogba ve Eboue'nin Mandela'yı anmak üzerine giydikleri t-shirtler de bu kapsamda değil iken, Atatürk ismine olan bu alerji neden?

Elbette sporcularda insan ve insani duyarlılıkları var. İnandığı değerler ölçüsünde "Rabia"da yapar, Mandela'yı da anar. Ama siz diyorsunuz ki ansın ama sahada değil, o zaman neden bunlara ceza yok da "Yüce Atatürk"e var?

Fethiyespor başkanı demişti ki "biz zaten izin vermeyeceklerini biliyorduk onun için izin alma gereği duymadık, mesaj ulaşacağı yere gitmiştir". Galiba mesaj yerine gitmiş ki aşağıda aynen verdiğim açıklamayla malumun ilanı yapılmış.

"Fethiyespor Kulübü’nün Fenerbahçe A.Ş. ile oynadığı Ziraat Türkiye Kupası müsabakasında uluslararası futbol oyun kurallarına aykırı şekilde saha içinde hepimizin milletçe sahiplendiği değerleri, sadece kendilerine mal ederek tartışma yaratmak için kullandıkları görülmüştür. Bu tarz eylemlerin spor alanlarında tasvip edilmesi mümkün olmadığından, konuyla ilgili dosya Profesyonel Futbol Disiplin Kurulu’na sevk edilmiştir."


Açıklamada "hepimizin milletçe sahiplendiği değerleri, sadece kendilerine mal ederek tartışma yaratmak için kullandıkları"  deniliyor. Ee madem hepimiz milletçe sahiplenmişiz sakınca nerede? Milletçe sahiplenmemiz de mi? Bu yazının tartışma -maalesef diyerekten söylüyorum- yaratmasında mı?

Sorular bunlar cevaplar malum...





Garip Kavgalar, Garip Temaslar



Son günlerin heyecanla izlenen aksiyon filmi tadındaki gündemi "Cemaat-AKP" kapışması. Yaklaşık bir aydan bu yana süregelen ve gündemi meşgul eden bu kapışma 2 Aralık itibari ile yerini sakinleşmeye bırakacaktır. 2 Aralık günü toplanan bakanlar kurulunun ardından açıklama yapan duygusal, zaman zamanda ağlamaklı hükümet sözcüsü Bülent Arınç, hadisli madisli bir açıklama yaptı ve kapışmaya bir mola verdi. Açıklamada dershanelerin kapatılıp okula dönüştürülme projesinin 2015-2016 öğretim yılında tamamlanacağı belirtilmiş. Yani AKP kanadından -her zaman olduğu gibi- geri adım gelmiş oldu. Arınç açıklamanın ardından bir de hadis patlatarak "mesajı alın" demeyi de ihmal etmemiş. Dershanelerin kapatılması konusunda "asla geri adım yok" diyen Erdoğan da, Gezi Parkı olaylarında olduğu gibi geri adım attığını yine kendi ağzından anlatmamış oldu. Karizmayı (!) çizdirmedi yani.

Yazının başında olayın aksiyon filmi tadında olduğundan bahsetmiştim. İşte filmin kısa bir özet senaryosu. Muhalif basında "bavulcu Baransu" diye anılan, eski yandaş yeni azılı muhalif gazete olan Taraf'ın yazarı Mehmet Baransu, gizli tutulması kanun gereği olan MGK belgesini açıklar. Belgede "cemaati bitirme planı" vardır ve altında da tanıdık simaların imzaları. Ardından yandaş ama cemaate bağlı, sözde "Hizmet"in neferleri (!), azılı muhalefet yapmaya başlarlar ve filmin gelişme kısmına aksiyonu bol olan sahnelerine geçilir. STV'de, Zaman'da ve internet ortamında Gülen'in, "kolum kanadım kırıldı" açıklamaları boy gösterir. Olaylar kızışmaya başlayınca bir de Arınç-Erdoğan kavgası patlak verir. Ama sonra barıştık edalarıyla birlikte oraya buraya gitmeler ve flört dönemi yaşanır orası ayrı. Ardından 29 Kasım'da Gülen'den "Cd'ler oluşturmak caiz şeyler değildir" açıklaması ile müthiş bir laf sokma girişimi gelir. Bu esnada Sözcü'den Emin Çölaşan ve Odatv'ye RTE'nin kardeşi hakkında 2 tane cd gönderildiği ortaya çıkar. Arada ki gazete yazarlarının kavgası da izlemesi ve okuması pek hoş olan enstantanelerdir.


Derken keyifli giden filmin final sahnesi geliyor ve tarih 2 Aralık'ı gösteriyor. Bir bakanlar kurulu toplantısı sonrası Arınç'ın açıklamalarıyla -2014 yerel seçimleri korkusuyla yapılan geri adım- belki görkemli bir final belki de bir seri filmin ikincisi için merak dolu bir final yapılıyor. Gelecekte göreceğiz diyelim...


Bir de tüm bunlar olurken uzun süredir sinyalleri verilen ama bir türlü adı konulmayan bir yakınlaşma, bir aşk daha ayyuka çıkıyor. CHP'nin cemaat aşkı. Daha doğrusu iktidar olma hevesi adına yaptıkları hamlelerden birisi diyelim biz ona. Diğer kanatta cemaatin de AKP'ye karşı bir gözdağı verme hamlesi olduğu aşikar. Bu gözdağı hamlesi ve CHP'nin iktidar olma adına yaptıkları birleşince aradan Sarıgül'ün İBB adaylığı ve Kılıçdaroğlu'nun ABD ziyareti çıkmış oldu. Cemaat STK'larının daveti üzerine, Türkiye'de kendi çıkarları uğruna her türlü pisliği yapan ve oyunu oynayan, ABD'ye giden Kılıçdaroğlu, sözde "Yeni CHP"yi ABD'ye tanıtma ihtiyacının olduğuna dikkat çekiyor. "Yeni CHP" ve Türkiye'deki bir partinin kendini ABD'de tanıtması ne demekse artık. Tabi bir de cemaatle kendi ulusalcı kesimini rahatsız etmemek için ufak ufak temaslar da var. Mesela İstanbul Bağcılar'da “Fethullah Gülen bilgedir, selamlıyorum” diyen bir ilahiyatçı olan Muhammet  Çakmak'ı aday adaylık için Kılıçdaroğlu'nun davet etmesi, mesela Elazığ'da CHP yönetiminin cemaat dershanesine giderek onlarla dertleşmesi ve mesela şu videodaki açıklamaları yapan Sarıgül'ün İBB için aday gösterilmesi gibi.


Bakalım önümüzdeki günlerde neler göreceğiz, ne filmler izleyeceğiz, neleri hazmetmeye çalışacağız nokta.





"Cehape Zihniyeti" Sakızı

Cehape Zihniyeti

Benim yaşadığım süre zarfı boyunca taa küçüklükten bu yana duyduğum ve özellikle seçim zamanlarında sıklaşan “Cehape(!) Zihniyeti” söylemi, artık herkesin (özellikle iktidardakiler ve onların yandaş kesimlerinin) ağzında sakız olmaya başladı. Peki bunun sebepleri nelerdir? Neden böyle olmuştur?

Kanımca bunun esas nedeni CHP’nin Mustafa Kemal sonrasında onun fikirlerinden uzaklaşmasıdır. Yani CHP, ondan sonra hiç Mustafa Kemal’in CHP’si olamamıştır. Mustafa Kemal’in ölümü sonrası İnönü’nün Milli Şeflik döneminde, hayatında yeni bir sayfa açan Türk milletinin dönemin gerek ekonomik gerekse de uluslar arası meselelerinden kaynaklanan ekonomik ve idari tedbirleri, halkta CHP’ye olan güven kaybına neden olmuştur. Ayrıca Mustafa Kemal’in idealindeki laik ve çağdaş Türk devletine ulaşmak için yaptığı sosyal yaşamdaki devrimler de bazı dinci ve hilafetçi kesimler tarafından itinayla istismar edilerek oy kaybına neden olmuştur. İnönü’nün çok partili rejime geçtikten sonraki ikinci seçimde iktidarı Demokrat Parti’ye kaptırmasının esas sebebi de bu “dinci propoganda” değil midir zaten?

Ardından CHP’nin uzun süre iktidardan ayrı olması doğal bir sonuç olarak zaten İnönü dönemindeki Atatürk’ün çizgisinden kayma eğilimini daha da netleştirmiş adeta bir oy avcılığına dönüşmüştür. Günümüzde Kılıçdaroğlu’nun, ondan önce Baykal’ın CHP’lerinin, Gülen cemaati ile arasına set çekmemesinin, ABD’nin emperyalist politikasıyla insanları katletme yetkisini kendisinde bulmasına karşı herhangi bir söylem geliştirmemesinin, tıpkı bir suyun içine girdiği kabın şeklini alması gibi hemen her konuda eğilip bükülmesinin, Baykal’ın sözde seks kasedi çıktığında “Bunu okyanus ötesinin yapmadığını biliyorum” diyebilmesinin sebebi de bu “oy avcılığı” değil midir?


Bu halde ki bir partinin, bence iktidar yandaşlığının gözlerini kör ettiği kimselerin (sizce farklı olabilir), Atatürk’ün kurmuş olduğu partiyi “Cehape Zihniyeti işte böyledir” diyerek aşağılanması bir rutin haline gelmiştir. Eğer CHP, anti-emperyalist ve kalkınmacı çizgide yoluna devam etseydi bu durumda olabilir miydi? Bilemem. Ama bahsettiğim kimselerin ağzına sakız olmazdı en azından diye düşünmeden edemiyorum tabi ki.

Boğalar Kırmızıyı Gördü

sergio rodriguez spain
Sergio Rodriguez dünkü maçın yıldızıydı.


Daha önce Eurobasket grup değerlendirmelerini yaparken İspanya ile ilgili şunları söylemiştim; "Bugüne kadar izlediğim bütün turnuvalarda İspanyollar, turnuvanın ilerideki safhalarında tüm güçlerini ortaya koydular. Bu onlar için adeta bir alışkanlık halini aldı. Bu vites büyülterek gitme sırasında sıradışı mağlubiyetler alabiliyorlar."

Nitekim son yıllardaki klasik İspanyol milli takımını aynı şekilde gördük. Ama bu sefer mağlubiyetler öyle zayıf takımlara karşı olmadı. Aksine ilk maçta Hırvatistan'ı 40 sayıda tutmayı başardılar. Ardından ev sahibi avantajını adeta sömüren ve hırslı oynayan Slovenya'ya mağlup oldular. İkinci tur gruplarda da ilk maçta gelen Yunanistan mağlubiyeti gösterdi ki güçlü direnç gösteren takımlara karşı gerek coach ve gerekse oyun içindeki rol paylaşımlarında yaşanan sıkıntılar ayyuka çıkmaya başladı. Takımın koça olan saygısı ciddi bir sıkıntı olarak göze çarptı. Ancak Yunanistan'ın gruptan çıkma mücadelesinde Hırvatistan'a kaybetmesiyle son oynayacakları İtalya maçının bir önemi kalmadı. Ama Yunanistan kaybetmeseydi de İspanyolların, İtalya'yı yeneceklerini düşünüyordum. Çünkü ne olursa olsun kazanmaları gereken maçları bir şekilde kazanmayı başarıyorlar. Kadro kalitesi, yıllardır birlikte oynama ve tecrübenin getirdiği bir alışkanlık olsa gerek.

Dünkü oynanan çeyrek final maçı gösterdi ki bu pozitif alışkanlık ve turnuvayı kazanma arzusu öyle ağır basıyor ki takım içindeki sorunlar, koç ile olan diyalogsuzluk vs bir kenara bırakılıyor. İşte İspanya bu yüzden yıllardır katıldığı bütün turnuvalarda ya altın ya da bronz madalya alıyor. Dün adeta genç Sırp takımını ezdiler. Bir ara 17-2 idi skor. Zaten maçı da 30 sayı farkla kazandılar ve final adına sağlam mesajlar verdiler.

Bu arada bir parantez açıp Sergio Rodriguez'den bahsetmemek ayıp olurdu. Dünkü maçta Sırp takımının bütün direncini kırmakla kalmayıp küçük çaplı bir şovda yaptı kendileri. Bu adamı izlemenin gerçekten bir keyif olduğunu bir kez daha söyletti.



Ötekileştirme Meselesi

Odtü cemaat meselesi


ODTÜ’de cemaatçilerin, ODTÜ yurtlarını fuhuş, alkol vs gibi nedenlerle kötülemesi ve yeni kaydolan öğrencileri kendi yurtlarına çekmek istemesi üzerine oradaki öğrencilerin türbanlılara(ki aralarında başı aık olanlar da var) ve yanlarındaki erkeklere gösterdiği tepkiyi, medyada “türban gerilimi”, “türbanlılar okuldan kovuldu”  şeklinde gördünüz. Oysa ki Youtube’da videonun açıklama kısmında yazılanları okumaya zahmet etselerdi tepkinin kime ve neye karşı olduğu anlaşılabilirdi.

Asıl bahsetmek istediğim bu olayın ardından başbakanın yaptığı “solcular bu memlekette her zaman ötekileştirme yapmıştır zaten” açıklaması. Bir kere bu memlekette yıllarca sol-komünizm korkusu nedeniyle solcular ötekileştirilmedi mi? İnsanlara komünist-solcu diyerek eziyet edilip dışlanmadı mı? Ayrıca türban konusunda türban takmayanlar veya “dincilere göre” açık giyinenler ayıplanmadı mı? Başbakanın mahalle baskısı diye bir olaydan haberi yok mudur? Yolda,parkta sevgililer el ele tutuştuklarında, öpüştüklerinde ayıplanıp ötekileştirilmediler mi? Daha yeni, insanlar demokratik haklarını kullanıp eylem yaptıklarında, bu insanlara “çapulcu”, “gezi zekalı” diyerek ötekileştirme yapılmış olmadı mı? Kendi görüşünden yetişmeyen öğrencilere “aykırı çocuklar” muamelesi yapılmadı mı? İnsanlar namaz kılmayınca dinsiz olarak yaftalanmadı mı? Bunun  gibi nice örnek verilebilir. Bu örneklere bakılarak asıl sorulması gereken soru “acaba ötekileştirmeyi yapan kim?” olmalı bence.


Türban meselesine gelince… Türbanlıları sırf başını örtüyor diye dışlamak, ötekileştirmek(!) iğrenç ve adice bir olaydır. Kimse kimsenin dinini veya dinsizliğini nasıl yaşayacağına karışamaz. Ancak sen beni yıllardır ötekileştirdin, solcular hep ötekileştirir zaten dersen de yukarıda sorduklarıma bir cevap verilmesi gereklidir diye düşünüyorum.

Bu şekilde olacağına olmasın daha iyi !

12 dev adam


Dün Finlandiya, bugün İtalya, yarın ise bir başkası... Eurobasket 2013 değerlendirmelerini yaparken gruplar aşamasında pek zorlanacağımızı düşünmemiştim açıkçası. Ancak oyun kurucu ve net bir şutör eksikliğinin bizi zorlayacağından bahsetmiştim. Görülen o ki takımımızın içinde var olan lakin bugüne kadar pek üzerine varılmamış başka sorunları da varmış.

İlki Tanjevic. İki maçta da görüldüğü üzere oyuna neredeyse hiçbir müdahalesi yok. Olanlar da zamanında gerçekleşmiyor. Zaten gerçekleştirdiği zaman da dünya ikincisi oluyoruz. Bilmem anlatabildim mi? Bu konuya bir örnek verecek olursak, yanılmıyorsam son çeyrekte yaptığımız alan savunmasını yapmakta- ki bu savunma ile dünya ikincisi olduğumuz şampiyona da maçlar çevirme imkanına sahip olduk- çok geç kaldık. Etkisinin de ne kadar olduğu tartışılır tabi. Bu savunmayı krize gireceğimizin çok belirgin olduğu bir zamanda yapsak işler daha başka olacaktı belki de. Ayrıca bir de oyuncu değişikliği konusu var. Orada da zamanlama hataları, uzun süre Ersan'da ısrar etme ve Sinan'ı oyun kurucu olarak başlatması göze çarptı. Ha unutmadan söyleyelim bir de kadro seçimi var. Bu turnuva Avrupa basketbolunun önemli ülkelerinin en zayıf kadrolarla geldiği turnuvalardan biri. İspanya, Fransa ve Yunanistan dışında kadrolarını büyük ölçüde koruyan takım yok. Biz bunu bir fırsat olarak değerlendirmemiz gerekirken maalesef durum ortada. Kariyerinin en iyi sezonunu geçiren Cenk Akyol'un siyasi sebeplerle kadroya alınmaması (dış atış yüzdemizi yukarıya taşıyacak yegane isim olması açısından önemli), oyun kurucu pozisyonunda Ender'in yanına birilerinin olmaması ve Sinan'dan bir oyun kurucu yaratma ütopyasına düşülmesi işin ayrı bir boyutunu oluşturmakta. 

İkinci sorun oyuncuların psikolojileri ve özgüven sorunu. Finlandiya maçının başında bir türlü girmeyen şutlar önce çok sağlam olduğunu sandığımız savunmamızda düşmemize daha sonra da bunun tabii bir sonucu olarak hücum edemememize sebep oldu. Her iki maçın devre arasından çıktığımızda 2010'daki savaşçı takım ruhunun kırıntılarını bile göremedik. Bu kadar kolay vazgeçmekle hiçbir şey yapamayacağımız gibi onur kırıcı mağlubiyetler de kaçınılmaz olacaktır.

Bir de Ersan ve Hidayet var. Maçı izlerken aklıma geldi acaba bu adamın önceki şampiyonalardaki istatistikleri neymiş. İncelediğimde 2010 FİBA Dünya Şampiyonası'nda Hidayet ile birlikte takımın en skorer oyuncusuyken Eurobasket 2011'de 9.3 sayı ortalaması tutturmuş. O şampiyona da ondan beklenen ve ona yaratılan oyunlara göre de tutturması gereken ortalama 15 ve üzeri olmalıydı. Nitekim dünya ikincisi olmamızın ertesi senesi Avrupa 11.si olmamızın sebeplerinden biri de buydu. Eurobasket 2013 başladı 2 maç oldu Ersan sahada yok. Ne hücumda ne de savunmada. 

Hidayet'e gelince ona Ersan kadar yüklenilmemesi lazım. Adam gelmiş 34'üne. NBA'de 20 maç ceza almış, elinden bir sakatlık geçirmiş, performansının tavan yaptığı Orlando'dan ayrıldıktan sonra bir türlü toparlanamamış falan. Zaten dikkatlice bakılırsa iki maçta da eskisi kadar hareketli olmadığını ve dizlerinin artık gitmediğini görürsünüz. Benim tek beklentim Ömer Aşık ile oynayacağı ikili oyunlardı açıkcası ama o da olmadı.

Son olarak turnuvanın Marc Gasol ve Nenad Krstic ile birlikte en iyi uzunu olan  Ömer Aşıkoynatamamamız. Geniş bir uzun rotasyonu, onlara organizasyon sağlayacak kısaların ve koçun olmamasından ötürü harcandı gitti. Gerçi İtalya maçında biraz oynadık Ömer'e ama Finlandiya maçında Ender ile oynadığı ikili oyun dışında hiçbir şey hazırlanmadı Ömer için. Ender oynadığı zamanda ikili oyunları zorluyor ama onu da tüm maç boyunca oynatmak imkansız. Ben Kerem Tunçeri'yi de geçtim artık Tutku Açık bile iş yapardı şu aralar milli takımda. 

Turnuvada gruptan çıkabilir miyiz? Bir şahlanışla belki. Ama ben açık açık elenmemizden yana olduğumu söylemeliyim. Bu gruptan çıktıktan sonraki ikili grup aşamasında böyle vazgeçmelerin, bire bir hücum etmelerin ve en önemlisi organize olamamanın yeri yok. Karşınızdaki isterse en güçsüz kadrosu ile olsun savaşacak ve madalyayı kovalayacaktır. Hem bunun daha İspanyası Fransası var. 

Bu şekilde olacağına olmasın daha iyi !

Eurobasket 2013 Değerlendirmeleri- D Grubu

Eurobasket 2013 D grubu

D grubunda Türkiye, Finlandiya, İtalya, Yunanistan, Rusya ve İsveç yer almakta. Rusya'nın ve İtalya'nın çok önemli eksiklerle turnuvaya geldiğini söylemek gerekiyor. Andrei Kirilenko, Victor Khryapa, Timofey Mozgov, Sasha Kaun ve Vorontsevich gibi takımın iskeletini oluşturan ilk beş oyuncuları yok. Bu bizim açımızdan çok önemli bir avantaj. Ancak son yıllardaki performansı ile NBA'e kadar yükselen Shved takımın lider oyuncusu konumunda olacaktır. 

Yunanistan ise buraya tecrübeli ve iddialı bir kadro ile gelmiş. Özellikle Rusya ve İtalya'ya nazaran. Bana göre grup birinciliği onların olacak gibi. İtalya'da iyi ama eksik bir kadro ile burada. Gallinari ve Bargnani  gibi iki NBA yıldızından yoksunlar. 

A milli basketbol takımımızda Ömer Onan'ın sakatlanması önemli bir eksiklik yarattı. Zaten dar bir kısa rotasyonumuz vardı. Ayrıca Ömer'in zor zamanlarda yaptığı savunma ve takımı ateşleme gücüne bizim savunmacı sistemimizde çok ihtiyaç vardı. Takımımız savunma dozunu en yüksekte tutabildiği sürece turnuvanın İspanya, Yunanistan ve Fransa ile birlikte favorisi olacaktır. Diğer takımların bu kadar eksiği olduğu bir turnuvayı değerlendirmek lazım gelir. Milli takımımızın eksiklerinden bir tanesi de bir dış şutör eksikliği. Net bir şutörümüz yok. Kadroya baktığımda Ersan'ın dış şutu dışında Serhat Çetin biraz bu görevi üstlenebilir ancak yeterli mi? Değil. Ayrıca oyun kurucu pozisyonunda Sinan'ın yapamayacağını düşünüyorum. Gerçi Tanjevic oraya Hidayet'i düşündüğünü söylemiş ancak benim kafamda bu pozisyon devamlı olarak bir soru işareti olarak kalacak.